
KARANLIKTAKİ İŞARETLER
Geyiğin etiyle karnımızı doyurduktan sonra mağaranın içine tuhaf bir huzur hakim oldu. Yavrular iyice mayışmış, anne ayının o devasa ve güven veren gövdesine yaslanmış uyuyorlardı. Ben de kendi ellerimle ördüğüm taş odama geçtim. Ateşimi tazeledim, alevlerin turuncu ışığı duvarlarda dans ederken dışarıdaki dondurucu rüzgarın uğultusunu dinledim. Ancak içimde tarifi zor, kemirici bir merak vardı. Bu mağara sadece bizim sığındığımız bu giriş kısmından ibaret olamazdı; derinlerde keşfedilmeyi bekleyen bir sessizlik beni çağırıyordu.
Meşalemi yaktım ve küçük dostlarımın huzurlu hırıltıları eşliğinde mağaranın iç kısımlarına doğru ilerlemeye başladım. Mağaranın derinliklerine indikçe hava garip bir şekilde ısınıyor, duvarlardaki rutubet yerini kuru bir sıcaklığa bırakıyordu. Bir süre sonra taş duvarların üzerinde doğal olmayan bazı şekiller fark ettim. Bunlar rüzgarın ya da suyun aşındırmasıyla oluşmuş izler değildi; sanki birileri buraya, zamanın ötesinden bir mesaj bırakmak istemişti.
Meşaleyi duvara yaklaştırdığımda kalbim neredeyse duracaktı. Duvarda kaba hatlarla çizilmiş bir figür vardı: Yan yana duran bir insan ve dev bir ayı simgesi… Hemen yanlarında ise babamın her zaman yanında taşıdığı, çocukken yelkovanının dönüşünü izlediğim o eski gümüş köstekli saatin motifi kazılıydı. Dizlerimin bağı çözüldü ve oracığa çöktüm. Babam bu mağarayı daha önceden biliyordu. Belki de bu ayı ailesiyle karşılaşmam, beni terk edip gitmesi tesadüf değildi. Mağaranın yankılanan sessizliğinde kendime şu soruyu sordum: Burası bir hapishane miydi, yoksa babamın beni hazırladığı gizli bir kale mi?
Bir yanıt yazın