BÖLÜM 3: Gece Yarısı ve Kara Elmas’ın Gelişi
Gece yarısı, odamdaki gaz lambasının fitili kendi kendine sönmüş gibi karardı. Derin bir sessizlik kapladı her yeri. O sessizliğin içinden, sanki duvarların içinden süzülüp geliyormuş gibi bir ses yükseldi: “Bekir… Bekir…”
Gözlerimi açtım ama yatağımda değildim; ruhum çoktan o kayalığa gitmişti bile. Ayaklarım çıplaktı, altımdaki toprak soğuk ve nemliydi ama acı hissetmiyordum. Ay ışığı, dağı gümüş bir tepsi gibi aydınlatıyordu. Kayalıklara ulaştığımda gördüğüm şey aklımı başımdan aldı: Gündüz bin bir zahmetle oynatamadığım o dev kaya, sanki bir tüy hafifliğiyle yana kaymıştı. Arkasında, insanın nefesini kesen, mor ve karanlık bir ışık saçan mağara ağzı duruyordu.
Tam o sırada, üzerimden bir gölge geçti. Kanat sesleri öyle güçlüydü ki, sanki bir fırtına kopuyordu. Dev bir karga, kapının eşiğindeki taşa kondu. Tüyleri, en karanlık geceden bile daha siyahtı ama ay ışığı vurduğunda sanki içinden kıvılcımlar saçıyordu. Simsiyah, zeki ve derin gözleriyle doğrudan gözlerimin içine baktı. Korkmam gerekiyordu ama hissettiğim tek şey, bir ömürdür eksik olan parçamı bulmuşum gibi gelen o garip huzurdu. Mağaraya doğru ilk adımımı attığım an, arkamdaki taş kapı, bir daha hiç açılmayacakmış gibi muazzam bir gürültüyle kapandı. Artık dağın kalbindeydim.
Bir yanıt yazın