
KAR FIRTINASI VE BEKLENMEDİK IŞIK
Ertesi sabah mağaranın girişinden gelen korkunç bir uğultuyla uyandım. Dışarıda göz gözü görmeyen, dondurucu bir kar fırtınası başlamıştı. Mağaranın ağzı neredeyse tamamen kar yığınlarıyla kapanmış, içerideki havayı bile donduracak bir ayaz sızmaya başlamıştı. Kendi ellerimle yaptığım taş odamın içindeki ateşi harlarken, anne ayının huzursuzca ayağa kalktığını gördüm. Burnunu havaya dikmiş, dışarıyı kokluyor ve derinden bir hırıltı çıkarıyordu. Bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım; bu sadece bir fırtına değildi.
Yavrular korkuyla annelerinin bacaklarının arasına saklanırken, mağaranın girişindeki kar yığınlarının arasından zayıf, titrek bir ışık süzüldü. Bu doğal bir parıltı değildi; rüzgarda sönmemek için direnen bir meşale ışığıydı! Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başladı. “Babam mı?” diye geçirdim içimden. Heyecanla mağaranın girişine doğru hamle yaptım ama dev ayı önüme geçerek beni durdurdu. Pençelerini toprağa geçirmiş, dişlerini göstererek kükremeye hazırlanıyordu. Sanki dışarıdaki tehlikeye karşı beni canı pahasına korumaya kararlıydı.
Derken karların arasından bir karaltı belirdi. Yorgun, bitkin ve üstü başı buz tutmuş bir yabancı, sendeleyerek mağaranın içine doğru girdi. Ayı üzerine atılmak üzereyken, yabancının elindeki o eski gümüş saati gördüm. Meşale ışığında parlayan bu saati nerede olsa tanırdım; babamın saatiydi! Yabancı, ayının heybetini ve benim onlarla olan dostluğumu görünce olduğu yere yığıldı. Ayı ile bu gizemli adam arasında durdum. Bu adam kimdi? Babamın saati onda ne arıyordu? Mağaranın dondurucu sessizliği, şimdi cevaplanması gereken binlerce soruyla doluydu.
Bir yanıt yazın