Anlamıştım… Bu, doğup büyüdüğüm köyü son görüşümdü.
Kafamı yerden hiç kaldırmadan, babamın nasırlı elini sıkıca tutmuş yürüyordum. Adımlarım ona yetişmekte zorlanıyordu ama bırakmıyordum o eli. Köyden biraz uzaklaşmıştık; hayatımda ilk defa evimizden bu kadar uzağa gidiyordum. İçimde fırtınalar kopuyor, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Boğazımda düğümlenen o hıçkırığı yutkunarak bastırıyordum. Zihnimde tek bir soru yankılanıyordu: “Babam bana ne yapacak?”
Köy çok gerilerde kalmıştı artık. Etraf bembeyaz bir çarşaf gibi uzanıyordu. Sadece karın gıcırtısı ve rüzgarın uğultusu vardı. Karın içinde, nereye gittiğimizi bilmeden yürümeye devam ettik.
Beyaz Sessizlikteki Kaya
Uzakta, karların arasından yükselen büyükçe bir kaya belirdi. Yönümüz oraya doğru döndü. Yaklaştıkça kayanın altında karanlık bir ağız, bir mağara girişi olduğunu fark ettim. Oraya vardığımızda babam durdu. Elimi bıraktı, yüzüme bakmadan:
“Burada biraz bekle, geleceğim.” dedi.
Ve arkasını dönüp, geldiğimiz yoldan geri yürümeye başladı.
O an, gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Biliyordum… Babamın o “geleceğim” sözü koca bir yalandı. Bu, onu son görüşümdü ama tek bir kelime bile edemiyordum. Ağzım mühürlenmişti sanki. Sadece gidişini izledim, karların içinde kaybolana kadar…
İlk Gece ve Ateşin Sıcaklığı
Babamın sırtındaki o büyük çanta… O yiyecek çantasıydı. Onu da mağarada bırakmıştı. Bir vedanın, bir terk edilişin en somut kanıtıydı o çanta.
Şoktan sıyrıldığımda hava kararmaya başlamıştı. Mağaranın dondurucu soğuğu kemiklerime işliyordu. Dışarı çıktım, karların arasından biraz odun topladım. Zorlukla da olsa bir ateş yaktım. Ateşin cılız alevleri mağaranın duvarlarında titrerken, sıcaklığı biraz olsun içimi ısıttı. Akşam oluyordu ve babam… Babam hala yoktu. Biliyordum ki hiç gelmeyecekti.
Bir yanıt yazın