Elimi çekinerek ayının yumuşak, kalın kürküne sürdüm. Hiç ses çıkarmıyordu; aksine bu dokunuşuma izin veriyordu. Bundan aldığım cesaretle yavaşça yerimden kalktım. Sönen ateşi yeniden canlandırmak için odunların başına gittim. O sırada dev ayı da ayaklandı ve ağır adımlarla mağaradan dışarı çıktı. Yavrular hâlâ derin bir uykudaydı. Ateşi yakıp başına oturdum, alevlerin çıtırtısı mağaranın sessizliğinde yankılanıyordu.
Biraz ısındıktan sonra, dışarıdaki durumu görmek için mağara girişine yöneldim. Gece boyunca yoğun bir kar yağmıştı. Etrafa baktığımda yüreğim burkuldu; dün geldiğimiz o belirgin izlerden eser yoktu. Karla birlikte umutlarımın da örtüldüğünü hissettim. Gözlerim doldu ve olduğum yere çöküp ağlamaya başladım. Artık kimsem kalmamıştı, ailemi bir daha göremeyeceğimi o an tüm benliğimle anladım.
Küçük Dostlarla Avunmak
Gözyaşları içinde biraz daha odun toplayıp mağaraya sığındım. İçeride yavrular uyanmış, kendi aralarında neşeyle oynaşıyorlardı. Onların masumiyeti beni bir anlığına da olsa kederimden uzaklaştırdı. Yanlarına gidip oyunlarına katıldım. Onlarla boğuşurken, dış dünyadaki o büyük yalnızlığım aklımdan uçup gidiyordu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım, vakit öğleyi bulmuştu.
Doğanın Sert Yüzü
Tam o sırada mağaranın girişinden derin bir ses yankılandı. Tahmin ettiğim gibi, anne ayı geri dönmüştü. Ancak bu kez ağzında bir hayvan leşi taşıyordu. Doğanın o soğuk ve sert gerçeğiyle bir kez daha yüzleşmiştim. Yavrular heyecanla annelerine doğru koşarken, ben olduğum yerde kalakaldım. Bir yanda beni ısıtan o şefkatli dev, diğer yanda ise pençelerindeki o kanlı av… Bu vahşi döngünün içinde kendi yerimi sorgulamaya başladım.
Bir yanıt yazın