Dışarı her giriş çıkışımda, anne ayı kafasını yerden kaldırıp beni dikkatle takip ediyordu. Gözleri üzerimdeydi ama bu bakışlarda artık bir tehdit değil, tuhaf bir sahiplenme vardı. Sonunda taşlardan yaptığım o küçük odayı bitirdim; artık soğuktan biraz daha korunaklıydım. Ancak en büyük sorun yiyecek stoklarımın tükenmesiydi. Kendi kendime, “Eğer bu ailenin bir parçasıysam, onların getirdiğiyle yetinmeyi öğrenmeliyim,” dedim.
Bir süre sonra ayı tekrar ayaklandı ve mağaranın çıkışına yöneldi. Bu kez geride kalmak istemedim. Çantamdan bıçağımı aldım ve kararlı adımlarla peşine takıldım.
Sessiz Takip
Karların üzerinde, o dev cüssesinin yanında küçük adımlarla ilerliyordum. Ayı, sürekli etrafı seziyor, rüzgarı kokluyordu. Bazen çok yavaşlıyor, bazen ise hedefine odaklanmış bir ok gibi hızlanıyordu. Bir süre ilerledikten sonra aniden bana doğru döndü. Suratında daha önce hiç görmediğim, ciddiyet ve odaklanma dolu bir ifade vardı. Hiç kıpırdamadan beklemeye başladı. Ben de nefesimi tutup onunla birlikte taş kesildim.
Ayı, karların üzerine iyice çöktü ve bir anda inanılmaz bir hızla ileri atıldı. O ana kadar beyazlığın içinde saklanan geyiği hiç fark etmemiştim.
Ormanın Kalbinde Bir Dostluk
Ayı, geyiği boğazından yakalamıştı. Avın can havliyle çırpındığını görünce bir an bile tereddüt etmeden yanına koştum. Geyiğin ayaklarından tutup çırpınmasını engelleyerek ayının işini kolaylaştırdım. O an ayı başını kaldırıp doğrudan bana baktı. Gözlerinde, ilk kez paylaşılan bir başarının haklı gururu ve saf bir mutluluk vardı. Artık sadece onun koruduğu bir çocuk değildim; ben onun av arkadaşıydım.
Bu ağır avı beraberce sürükleyerek mağaraya getirdik. Kendim için gerekli olan bir parçayı ayırdım; geri kalanını ise yavrular ve anne ayı büyük bir iştahla yediler. Ateşimin başında taze etimi pişirirken, mağaranın karanlığında parlayan gözlere baktım. Belki ailemi kaybetmiştim ama doğanın kalbinde, bambaşka ve sarsılmaz bir aile bulmuştum.
Bir yanıt yazın