BÖLÜM 1: Bozkırın Tozu ve Baba Öğüdü
Konya’nın o uçsuz buçsuz, insanı hem kucaklayan hem de yalnızlığıyla boğan bozkırında, ilkbaharın henüz kıştan kopamadığı, ayazın sabah namazı vaktinde insanın kemiklerine bir iğne gibi battığı o şafak vaktinde dünyaya gözlerimi açmışım. Adımı kulağıma “Ebubekir” diye fısıldamışlar ama bu toprakların insanı uzun sözü sevmez; ismim bile zamanla bozkırın rüzgârında aşınıp “Bekir”e dönüştü.
Çocukluğum, gökyüzünün yere en yakın olduğu, bulutların arasından süzülen kartalları görebileceğiniz o sarp dağların gölgesinde geçti. Bizim ailede çobanlık, geçim kapısından ziyade nesiller boyu devredilen sessiz bir mirastı. Henüz on yaşımdayken babam, nasırlı ve toprak kokan eliyle omzumu sarsar, uykunun o en sıcak yerinden çekip alırdı beni. Giyinirken titrerdim, babam ise odun ateşinde demlenen acı çaydan bir yudum alıp asasına dayanırdı.
Daha gün doğmadan yola koyulurduk. Babam asasını toprağa her vurduğunda, sanki yer yerinden oynardı. Bana bakmadan, sadece ufka odaklanarak, “Dağları öğren Bekir,” derdi. Sesi, rüzgârın uğultusuna karışırdı. “Dağları öğrenmezsen sürüyü de kaybedersin, kendini de. Dağ, hatayı affetmez; taşın dile geldiği yerde insan susmayı bilmelidir.”
On beşime geldiğimde, artık rüzgârın esişinden yağmurun kaç saat sonra yağacağını, bir taşın yerinden oynamasından kurdun hangi yöne gittiğini bilir hale gelmiştim. Beş koca yıl boyunca her gün aynı patikaları, aynı vadileri arşınladım. Ama o bahar sabahı, sürüyü dağın kimsenin pek uğramadığı kuzey yamacına sürdüğümde, zamanın bile dokunmaya korktuğu bir şeyle karşılaştım. Güneşin ilk ışıkları dev bir kayalığın üzerine vurduğunda, taşın üzerinde bir gölge oyunu değil, insan eliyle kazınmış ama insan diline ait olmayan bir kapı sureti belirdi. O an içimdeki sessizlik bozuldu; dağ benimle ilk kez doğrudan konuşuyordu.
Bir yanıt yazın