BÖLÜM 5: Katırcı Köyü ve Kayıp Ruhların Şahidi
Bilge yaşlının elime tutuşturduğu o soğuk, gümüş mühürle birlikte yer altı şehrinin devasa kapıları ardımızdan sessizce kapandı. Kara Elmas, omzumda bir heykel kadar hareketsiz duruyordu; ancak gözlerindeki o parıltı, yaklaştığımız gizemin ağırlığını hissettiriyordu. Bilge adamın işaret ettiği “Unutulmuşlar Tüneli”nden geçerken, mağaranın rutubetli kokusu yerini yavaş yavaş isli bir duman ve çürümüş ahşap kokusuna bıraktı.
Tünelin ucu, gün ışığının bile girmeye korktuğu, sürekli bir sis perdesiyle örtülü bir vadiye açılıyordu. Burası Katırcı Köyü’ydü. Bir zamanlar katır kervanlarının çan sesleriyle şenlenen bu sokaklar, şimdi sadece rüzgârın ağıt yaktığı bir harabeye dönmüştü. Evlerin çoğu yan yatmış, pencereleri ise sanki kör bir adamın gözleri gibi boşluğa bakıyordu. Köyde çıt çıkmıyordu; ne bir kuş sesi ne de bir köpek havlaması… Sadece sisin içinde boğulan bir sessizlik vardı.
Köyün meydanına doğru ilerlerken, yıkık dökük bir evin bacasından ince, cılız bir dumanın yükseldiğini fark ettim. Kapısı ardına kadar açık olan o eve yaklaştığımızda, içeriden gelen kısık bir ağlama sesi kalbimi sıkıştırdı. Kapı eşiğinde belirdiğimde, ocak başındaki cılız ateşin ışığında Emre ve Emine’yi gördüm. Emre, yüzü derin keder çizgileriyle yarılmış, bakışları donuklaşmış bir adamdı. Karısı Emine ise kucağında boş bir kundak tutar gibi sallanıyor, anlaşılmayan bir dilde mırıldanıyordu.
Beni gördüklerinde korkuyla irkildiler ama omzumdaki Kara Elmas’ı fark edince Emre’nin gözlerinde bir umut ışığı belirdi. Titreyen elleriyle bana bir tabure uzattı. “Sen…” dedi sesi paslanmış bir kapı menteşesi gibi gıcırdayarak. “O kuşla gelen çocuktan sonra gelen ilk yabancısın.”
Ocakta kaynayan tatsız çorbanın buharı odayı sararken, Emre köyün kara yazgısını anlatmaya başladı:
”Sekiz yıl evveldi Bekir. Benim oğlum, daha beşinde bir sabiyken, şu karşıdaki kayalıklarda bir gölge gördüğünü söyleyip peşinden gitti. Günlerce aradık, taşların altına baktık, uçurumlardan sarktık ama yoktu. Tam bir yıl sonra, yine o kayalıklarda belirdi. Ama dönen benim oğlum değildi. Gözleri bakıyor ama görmüyordu. Ağzını bıçak açmadı, tek bir kelime etmedi. Sadece yanındaki bu kargayla fısıldaşırdı. Çocuğun elinde, senin elindekine benzer bir mühür vardı. Adını o koydu: Kara Elmas. Sonra bir gece, çocuk kargayla birlikte yine o kayalığa gitti ve bir daha dönmedi. Köydeki herkes delireceğinden korkup kaçtı. Biz ise… Biz sadece bekliyoruz. Çünkü o karga geri geldiyse, kapı yine açılacak demektir.”
Emre konuştukça, Kara Elmas yerinde huzursuzca kıpırdandı ve gagasını Emre’nin anlattığı o uğursuz kayalığa doğru yöneltti. O an anladım ki; Katırcı Köyü sadece bir durak değildi. Burası, yeraltı dünyası ile bizim dünyamız arasındaki o ince perdenin en çok yırtıldığı, sırların et ve kemiğe büründüğü yerdi. Elimi koynumdaki gümüş parçaya götürdüm. Parça, Emre’nin anlattığı kayıp çocuğun hikâyesiyle birlikte ısınmaya, sanki bir kalp gibi avcumun içinde atmaya başlamıştı.
Bir yanıt yazın